8 Mart 2019 Cuma

Parasız Yatılı/Füruzan Üzerine


''Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına.''

Geçtiğimiz pazar, yeni bir kitap seçmek için yine kütüphanemin önündeydim. Aslında içimden deli gibi Füruzan okumak geliyordu. Hevesle Füruzan kitaplarının bulunduğu rafa uzandım. Hay lanet! 2019'da okumak için yalnızca iki Füruzan kitabı almışım. Kendime nasıl kızdım, nasıl öfkelendim. 


''Odamızın ne denli güzel olduğunu bunca sezmemiştik şimdiye dek. Bu odada olan insanları o kadar doğrulayıp güzelleyen bir türküydü ki bu, ninemin etiyle, kanıyla bağlı olduğu o yerleri bize yeterince anlatamayışına şaşmamak gerekiyordu. Türkü onun anlatmak istediği her şeyi arıtıp tek tek diriltiyordu. Ninemin ormanlarının dibinden kocaman pınarlar akıyordu. Onun her iki sözünün biri olan güneş en güçlü sarısıyla doğup dağ höyüklerine dek giriyordu.''

Başka kitapların yanına gittim geldim. Olmadı odayı turladım. Bir daha olmadı evi turladım. Çıktım sokağı turladım. Şöyle bir İstanbul'a uzandım. Memleketler arası yol yaptım. Dönüp yine kütüphanenin önünde buldum kendimi. Şimdi okunması gereken bir kitapmış demek ki. Parasız Yatılı'yı aldım elime. Zor da olsa, yavaş okumaya çalıştım. Bugün günlerden çarşamba, kitabı bitirdim. Keşke daha yavaş okusaydım yahu. Şimdi canım nasıl Orhan Pamuk okumak istiyor. Aman Allah'ım. Resmen avuçlarım kaşınıyor. Kulağımda kendi sesim yankılanıyor. Ruhum, kitaplar arasına gömülmek için can atıyor.

''O kör, hırsız sokak kedilerine ayrıcalık tanınmalı diyorum. Sanırım,kedi soyunun en şanslıları onlar.''
...
''Öğretmen tırnaklara bakacak, oysa kemirilmiş, sıskacık ellerimi saklayacak yer de yok, okul önlüğüm gittikçe soluyor, soluyor; öğretmen sevgisiz, soğuk, yorgun.''

Bir dahaki Türkiye yolculuğuna kadar ne yazık ki başka Füruzan kitabım yok. Çok üzücü. Aslında e-kitap olarak okuyabilirim. Tabii onun da zevk vermediği aşikar. 

''Susku dolu bir evrene, susku dolu bir savaş.
 İlkyazları odaya koyun, ölüm onlarla barınamaz gider.
 Ölüme inanmıyoruz ki, ondan korkalım efendim.
 ...
 Bize uslu olmayı öğrettiler başta. ''
...
''Belki de yıllar sonra geldiler aramaya. Bulamayıp gittiler. 
 Geldiler mi acaba?
 Bir ana çocuğunu otuz yıl aramaz mı?
 Otuz yıl sonra bulsa da artık ana ile çocuk olurlar mı birbirleri için?''

Açıkçası, Parasız Yatılı, benim aklımda roman olarak kalmış. Kitabın ilk sayfalarını açınca içindeki hikayeler kısmıyla karşılaştığımda çok şaşırdım. Belki de en son okuduğum Füruzan kitabı bir roman diye aklımda öyle kaldı. 
Hikayelerin olduğu kitaplarda, ben genellikle tesadüfi ilerlemekten yanayım. Ancak neden bilmem Parasız Yatılı'da sıralı gitmek istedim. Ve fark ettim ki hikayeler arasında görünmez bir bağ var. Bir önceki hikaye iki sonraki hikaye ile, bir önceki hikaye bir sonraki hikaye ile bağlantılı olabiliyor. Hikayelerin bazı ayrıntıları farklı olsa da, aradaki bağlantıyı bir zaman sonra kafanızda kurabiliyorsunuz.

''Kadınlık kolay değil. Hiç yoktan yakıştırmak. Bak o basmayı Sümerbank'tan kaça aldım. Bastım suya çirişleri gitti. Bir de ütüledim. Bayrama yetiştirip dikiverdim. Bunlar çocuklarının burnunu bile silmiyorlar. Ben konaklarda büyüdüm. Gel de anlat bu mahalle karılarına. Udum, piyanom, ellerimin güzelliği.''
...
''Uykularım yok.
 Bu da ihtiyarlıktan.
 İhtiyarlık uyumaması.''

Belki de Füruzan için yalnızlığın ta kendisi demek çok uygun. Berlin'in Nar Çiçeği'nde de, Benim Sinemalarım'da da insanın aklında kalan hep o yalnızlık oluyor. Hikayelerde, belli bir olay işlenmiyor aslında. Kahramanlarımızın da öyle büyük isimleri, büyük hikayeleri yok. Kimsesiz bir kız çocuğunun sahilde oturuşundan başlayıp, göçmen bir ailenin ilk misafir telaşına, odasına giren ''evin beyi''nden sonra bir daha hiç renkleri göremeyen bir başka kız çocuğuna doğru yuvarlanıp gidiveriyoruz. Ne öncesi var, ne sonrası. Özellikle bu kitapta, karakterlerin iç sesleri oldukça yoğun. Füruzan'ın anlatım tarzına ve diline alışkın olmayan okuyucular için kafa karıştırıcı olabilir. Hangi karakterin, hangi iç sesle konuştuğu, hikayenin dışında kalan bir ilk okuyucu için zor olabilir.

''Ah, olmalıydım ki gençliğimde,durmamalıydım burada. Buralarda kar bile kirlenir, kararır bilmez misiniz?''
...
''Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı.''

Anladım ki, Füruzan kitapları sararmış fotoğraflardaki hüznü taşıyor. O fotoğrafları nasıl seviyorsam, Füruzan'ın anlattıklarını da seviyorum. Kitabın ilk yayımlanma tarihine bakacak olursak, anlatılanların biraz uzakta kalmış olması gerekiyor. Ancak İstanbul'da anlatılan hiç bir hikaye geçmişte kalmaz bence. Hiç bir hikayede garipsediğim, uzak geçmişte bulduğum ayrıntılar olmadı. Sanki İstanbul, bu hikayelerle yoğrulmuş.
Fakir aileler, uyum sağlayamamış ihtiyarcıklar, göçmenler, kimsesi varken kimsesiz oluverenler...Daha dün yaşanmışçasına taze. Henüz kabuk bağlamamış bir yara gibi sanki...

''Havalar birden soğuyacak, sokaklar kış kokmaya başladı.''
...
''Hava hep kışlasın, soba hep yansın, ıhlamurlar kaynaya kaynaya kırmızılaşsın, oğlumla böyle oturup da bahtiyar bahtiyar yaşayayım isterdim.''

Beni en çok hangi hikayenin vurduğunu söyleyecek olursam, en son okuduğumdandır belki ''Haraç'' derdim. Ama bu sanılmasın ki diğer hikayeler vurucu değil. Her biri ayrı anlamlar yüklü. Tasvirler o kadar yerinde ki, insan kendini birden mekan değiştirmiş hissediveriyor.

''Sen kız değilsin rezil. Seni bana yutturdular.''
 İçim kıyım kıyım kıyılmıştı. 
 Ne utanç vericiydi halim.
 Günahlarımın kefaretini ödüyorum. 

Demek ki o acı veren şey yalnız evlenilecek erkeğe saklanmalıymış. Bense erkekle yatmanın günah olduğunu sanıyordum. Çünkü konağın en parlak gününden satışa çıkan günü gelinceye, bana kimse demedi bir şey karşısına alıp.

Gece Saçlı Kız









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder