30 Kasım 2018 Cuma

Mutluluk/Zülfü Livaneli Üzerine


Meryem uykuya dalmadan önce ''Bibi'' dedi, ''niye horozlar ötmüyor artık?''''Horozlar hep öter!'' dedi bibisi, ''Ama bazı insan duyar, bazısı duymaz.''Meryem, ''Ben artık duymuyorum'' dedi. ''Sabah olmasını istemiyorsun da ondan'' diye yanıtladı onu Gülizar Ebe.


Telli turnam bizim ele varırsan şeker söyle, bal söyle kaymak söyle...Gülün gülüm kırıldı kolum tutmuyor elim ne fayda...Yılın bu zamanları bir hüzün, bir karanlıklar şehri oluyor kalbim. Ne ışıl ışıl süslemeler fayda ediyor, ne içilen bitki çayları, okunan kitaplar. Livaneli'nin Mutluluk kitabından uyarlanan aynı isimli film, beni her zaman en çok etkileyen filmlerden biriydi. Halen, giriş müziğini duyduğumda burnumun direği sızlar. Gözlerim dolar...Filmi ne zaman izlesem bir kırgınlık, bir küskünlük çöker içime. Bu yazı, kitabı okumadan önce uyarlama filmi izleyen birisinin bakış açısıyla yazıldı. Her zaman önce kitap, sonra filmi sıralamasını savunsam da bu sefer tam tersi oldu. 



Çünkü kafasında ertesi gün kimin sağ kalacağı kimin şehit olacağı sorusu vardı. Ertesi gece o yataklardan bazıları boş olabilir; şimdi mışıl mışıl uyuyan, düş gören bu gençlerden bazıları, ya bir mayınla parçalanarak ya da bir Keleş mermisiyle kafası dağıtılarak donmuş toprağın üstüne bir daha kalkmamak üzere yığılabilirdi.


Bu vesileyle, ilk izlediğim filmi hatırlamaya çalışıyorum kaç zamandır. Bir türlü çıkartamıyorum. Tabii ilk izlediğim filmi hatırlamak zor olacaktır benim gibi doksanlarda çocuk olanlar için televizyon denilen bir derya söz konusuydu. Belki de soruyu ''aklımda kalan, beni en çok etkileyen ilk film'' olarak değiştirmeliyim. Yok, yine de olmuyor. Bugüne kadar izlediğim filmler geliyor gözümün önüne. Çoğunda korku teması ağır basıyor tabii. Ancak aklımda kalan o ilk, biricik film bir türlü gözümün önüne gelmiyor. Şimdilerde sosyal medyada maruz kaldığımız kısa videolar, kısa görüntüler, okumaktan ziyade kısa kısa videolar halinde bir şeyleri anlamak istiyoruz hep. Bu yüzden insanlar blog okumak yerine Youtube videolarına yöneliyorlar. Okuyup, kendi süzgecinden geçirmek, düşünmek zor geliyor. Kısacık, o anı anlatan ve sonra unutulacak videolar izlemenin keyfi varken, neden uzun uzun yazılar okusun ki insanlar? 
Bu iş böyle olmayacak. Ne ilk filmimi hatırlayabiliyorum, ne ilk kitabımı. Aslında anneme sorsanız, ''Sihirli Kiraz Ağacı'' ismindeki masala bayıldığımı anlatacaktır uzun uzun. Efendim, okuma yazma bilmiyormuşum. Dört yaşındaymışım. O masalı o kadar çok severmişim ki annemden her akşam onu okumasını istermişim. Bazı geceler bir yandan uyuklayıp bir yandan masal anlatan annem masalı yanlış anlatmaya başlayınca hiç uykusu olmayan ben ''yok öyle değil yanlış anlatıyorsun '' deyip kendim başlarmışım anlatmaya. Böylece annem fark etmiş ki ben masalı ezberlemişim. Masalın yazılı olduğu takvim kağıdını elime alır okuyormuş gibi yaparmışım. Başkalarının sizinle ilgili bu kadar net hatırladığı şeyleri, hatırlayamamak ne üzücü. (Bu masalla ilgili internette hiç bilgi bulunmaması da cabası. Bir sürü Sihirli Kiraz Ağacı masalı var, ancak hiç biri benim çocukluğumdaki gibi değil. Zamanla, ah hiç bir şeyin eski tadı yok tayfasından mı olacağım acaba?)


''Çok mutluyum'' diye düşündü İrfan Kurudal ve ağlamaya başladı. Gözyaşlarının yanaklarını ıslattığını hissederek tekrar '' Çok mutluyum!'' diye tekrarladı. Çünkü herkesin elinde dolaşan ve karısının da ona zorla okuttuğu, nasıl yaşamadı gerektiğini öğreten çeviri kitaplarda olumlu düşünmek emrediliyordu. Uzak doğu öğretileri, Zen Budizmi, Tao felselesi de öyle söylemiyor muydu zaten :''Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşün olumlu olsun; dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir.'' 

Çünkü biliyordu ki ömrünün sonuna kadar aynı evlerde oturacak, aynı koltukta televizyon izleyecek, aynı lokantalarda yemek yiyecek, aynı kişileri görecek, aynı sözleri söyleyecek ve sonunda bir gün her gün geçtiği sokaklardan çılgın bir ambulansla geçerek hep gittiği hastaneye götürülüp orada ölecekti; ya da hastaneye gitmeye fırsat kalmadan, o Dunlopillo yatak ya da Ligne Roset koltuklardan birine yığılıp kalacaktı. Dolayısıyla evine onca severek aldığı yatak ve mobilya birer konfor ve zevk aracı olmaktan çıkıp geçici bir tabuta dönüşüyordu. 

Bu belki de hatırlaması en zor şeyleri hatırlamaya çalışmamdan işe yaramadı. Daha kolaylarını anımsayalım mesela. İlk kez İstiklal'e çıkılan o an. Yaş 17. Vay arkadaş, biraz geç gibi sanki. Daha da öncesi varmış, İnci Pastanesi'ne gidermişiz annemle, ben bebek arabasında oturur etrafa bakarmışım. Annemle birlikte profiterol yermişiz. Yok olmadı, yine başkalarının anılarındaki bene doğru gidiyoruz. Neyse, nereden nereye...

Mutluluk, aslında üç insanın ölümden kaçma hikayesi etrafında şekilleniyor. Profesör İrfan, Cemal ve Meryem. İrfan, şehirde yaşayan herşeye sahip olan bir adam. Ama ruhu huzursuz, bir şeylerin değişmesi gerektiğinin farkında. Meryem, amcasının tecavüzü sonrasında ailesi tarafından dışlanmış, ölüm kararı çıkmış genç bir kadın. Allah'ın onu sevmediğine artık inanmış. Cemal, askerden yeni dönmüş. Terörle mücadele kapsamında doğuda görev  yaparken trajik olaylarla karşılaşmış. O da en az Meryem kadar dünyadan bir haber. Şeyh olan babasından çok korkuyor.


Ne zaman ki göğsünde iki tomurcuk belirip gövdesi yuvarlak hatlar edinmeye, bacaklarının arası kanlanmaya başladı, o zaman kendisinin hiç bir zaman Cemal ve Memo gibi olamayacağını kavradı. Onlar insandı, kendisi ise suçlu. Saklanması, örtünmesi, hizmet etmesi, ceza görmesi gerekiyordu; Bunun başka türlü olması mümkün değildi. Dünya ''kadın'' denen pis mahluklar yüzünden felaketlere sürüklenmişti.


Bu üç farklı hayat, üç farklı insanın yolu bir teknede kesişiyor. Ölümden kaçan ve mutluluğu arayan üç ruh, birlikteymiş gibi görünse de bambaşka yollara doğru yürüyor. Belki de aynı kaderden geçip, farklı kaderlere gidiyorlar.
Filmde, Meryem'in ruh haline daha fazla yer verilmişti. Tabii kitapta durum farklı. Hem Meryem'i hem Cemal'i hem de İrfan'ı daha yakından tanıyabiliyoruz. İçsel çatışmalarına, duygularına tanık oluyoruz. Tabii filmde bunların hepsine bu kadar eğilmek imkansız. Ancak kitapta sınır yok. 
Tabii bu üç ana karater dışında, başka başka hayatlara da tanık oluyor, onların yaşamlarından toplumsal çıkarımlara da şahit oluyoruz. Bu kitap belki de üç kişinin değil, bir toplumun ölümden kaçış romanı.

Geçtiğimiz hafta Orwell'ın Aspidistira kitabından bahsetmiş, oldukça sinirli bir yazı kaleme almıştım. Onun üzerine Mutluluk ilaç gibi geldi diyebilirim. Evet, bu kitapta da töreye kurban giden, yok edilmiş, silinmiş bir kadınlıktan bahsediliyor. Ancak Mutluluk kitabının farkı; bunların yanlış olduğunun altının sürekli çizilmesi. Kendi yolunu arıyan genç bir kadının köyden, yok edilmiş bir kadınlıktan gelip kendisine yepyeni bir dünya kurma, bu hayata tutunma hikayesi. Livaneli her satırda, her cümlede bunu o kadar güzel anlatmış ki. Okuyucu bir yandan Meryem'e yaşatılanları onun gözünden izlerken, bir yandan da bunun yanlışlığını kavrayıp, Meryem için iyi şeyler dilmeye başlıyor. Köhnelikten, karanlıktan uzaklaştıkça, Meryem'in içinde açan kardelenlerle karşılaşıyor. Meryem, öldürülen yok edilen kadınlar için ''bir başka kader''in de var olduğunu ispatlıyor bize.

Yer yer Livaneli'nin siyasi görüşlerinin sert biçimde hissedilmesi, beni okuyucu olarak rahatsız etse de kitabı genel olarak beğendim. 


Gece Saçlı Kız


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder