19 Ekim 2018 Cuma

Boğulmamak İçin/George Orwell Üzerine




Savaş eğer sizi öldürmüyorsa, düşündürmeye başlaması kaçınılmazdı.

Sonbahar gelmiyor diye üzülüyordum, şimdi ise gitmek üzere. İki yıldır sonbaharı yaşamayan bu memleket, sanıyorum bu yıl sonbahara doydu. Yani güz gülleri gibiyim ra ra ra ri ra rom! Hiç bahar yaşamadıııım! Artık sonbahar da bitsin istiyorum. Dökülen yapraklar, sisli sabahlar...Kız Kulesi ve Adalaaaaar! Ah burda olsan çok güzel hala İstanbul'da sonbahaaaaaaaar! 


Gelgelelim çağın ruhu buydu. Haydi! Ne duruyorsun! Biri düştüyse kalkmadan önce ona bir tekme de sen at. 

Bu aralar bolca mangolu yeşil çay içiyor, daha fazla Jazz dinliyor, içimi huzurlu bir sessizlikle dolduruyorum. Uzun saatler boyunca Didem Madak okuyor, dökülen yapraklarla ayaklar altında ezilip duruyorum. Başımın üzerinde bir sırça fanus, boğuluyorum. 
Orwell'in 1984 ve Hayvan Çiftliğini daha önce nasıl bloğa yazmadığımı anlayamıyorum. Halbuki haklarında uzun birer yazı yazmışım gibi hatırlıyordum. Hatta emindim buna. Ama eski yazıların içinden aratınca, bunların hayalimde olup bittiğine kanaat getirdim. Bazı hatıralar var ki, yaşandıklarından bile emin olamıyorum. O zaman fotoğraflar giriyor devreye ve işe de yarıyorlar. Sonra fotoğrafların devri başlıyor. Siyah beyaz fotoğraflarda buluveriyorum kendimi. Saçlarım siyah, yüzüm beyaz. Gözlerim siyah, fotoğraf beyaz. Derken, hiç yaşamadığım anılara dalıyorum bir başkasının hayatını yaşamanın kayıtsızlığıyla. 


Sakin bir göletin yanındaki bir söğüt ağacının altında bütün gün oturmanın -ve yanında oturacak sakin bir gölet bulmanın- fikri bile savaştan önceki, radyodan önceki, Hitler'den önceki bir çağa ait. Amatör balıkçılıktaki balık adları bile bir sükuneti çağrıştırıyor. Kızılkanat, akbalık, incibalığı, bıyıklıbalık, tilapia, kayabalığı, turna, kefali sazan, kadifebalığı. Tok isimler. Bu isimleri koyan insanlar makineli tüfek sesi duymamışlari işten kovulma korkusuyla yaşamamış, aspirin yiyerek vakit geçirmemişler, sinemaya gitmemiş, ve toplama kamplarından nasıl uzak dururuz diye düşünmemişler. 


Bu kadar çok örümcek nereden çıkıyor? Hepsi de nerede barınıyor? İyi bir ev kadını değil miyim ben? Hani işim gücüm budur benim, her gün evi süpürüveririm! Bu kasaba, pek de kalabalık değil. Altı bin kişi filan anca. Sanırım kişi  başına 10 tarla ve 150 örümcek düşüyor olmalı. Her yanımız tarla ve örümcek ağı arasında...Oysa hepimizin tepesinde bir sırça fanus. Nefes aldırıyor ama şöyle bir ohh dedirtmiyor. Bazı günler öylesine nemrut, suratsız oluyorum ki çekiyorum tüm perdeleri. Ne güneşi, ne bir insan yüzü görecek halim oluyor. Bugün de o günlerden biri her halde. Sıkı sıkıya kapalı tüm kepenkler!

Dişimi modern dünyaya geçirdiğim, ve onun gerçek malzemesini fark ettiğim hissine kapıldım. Şu sıralar tutturduğumuz yol bu. Her şey şık ve modern görünüşlü; her şey başka bir şeyden yapılma. Her yer selüloit, lastik, krom kaplı çellik, gece boyu yanan ark lambaları; başınızın üstünde cam çatılar, hepsi aynı müziği çalan radyolar; yeşil yok, her yer beton kaplı; kısır meyve ağaçlarının altında otlanan yapma tosbağalar. Ama sadede geldiğinizde ve dişinizi gerçek bir şeye, mesela bir sosise geçirdiğinizde alacağınız bu. Lastik bir kılıf içinde boktan bir balık. Ağzınızın içinde patlayan leş bombaları. 


Boğulmamak için kitabı, geçtiğimiz yıl tam da taşınırken elime geçen ama yarım bıraktığım bir kitaptı. O hengame içinde, hiç bir bok anlamamıştım ki. Geçtiğimiz hafta kitaba yeniden başladım. Malum problemli gözler yüzünden, bir haftaya yayarak okuyabildim. Dün yeni bir Orwell kitabına başladım ve yalnızca 44 sayfa okuyabildim. Yalnızca 44!! Ne şimdi bu? Ne oluyor bana? O sinirle gece bir türlü uyuyamadım. Öğle üzeri uyandım ve çat! Sol şakağımda beni bekleyen ağrı, gözlerimi açmamla birlikte merhaba dedi! Merhaba baş ağrısı, merhaba tüy diken sinir merhaba!


Yeterince uzak bir zamana dönüp baktığınızda insanlar sanki hep onlara tahsis edilmiş bir yere ve belirli bir tavra sıkışmış gibi gelir.


Orwell'ınki bir çeşit öngörü mü? İçinde bulunduğu toplumu çok iyi gözlemleyip, çözebilmek mi? Yoksa bir sürü komplo teorisi mi? Ondaki bu göz, bu yetenek bir çeşit armağan mı? Yoksa ceza mı? Bilemedim. 
Bu kitabı okuyunca, biraz da 1984'ün ön hazırlıklarını görecek, daha da keyifleneceksiniz. Bence önce 1984'ü sonra da Boğulmamak İçin'i okuyun. Nefis!
İşte aradığım karanlık umursamazlık. Bu umursamaz, bakan ama görmeyen toplum, bana çok şey hatırlattı. Orwell, ironik mizah noktasında bir usta. Bunun için de insanın önce kendisi ile sonra da içinde yaşadığı toplum ile ilgili görüşlerinin net ve bir o kadar da alaycı olması gerekir. Ana karakterimizin adı George Bowling diyorum ve çıtayı yükseltiyorum efendim!!

Korku! İçinde yüzüyoruz. İçimizde var. İşini kaybetmekten ödü kopmayan biri varsa o da savaştan, faşizimden, komünizmden, veya başka bir şeyden korkuyor. 


Bu bir nevi başının üzerinde sırça fanuslarla yaşayanların hikayesi. Orwell farkıyla tabii ki. Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemekle uğraşan Bowling 45 yaşında, evli ve çocuklu bir sigorta pazarlamacısıdır. Arka kapakta yazan cümleler bile, tanıdık gelmiyor mu size? Evlerimizin kredileri, her ay ödemek zorunda olduğumuz taksitler, evliliğimiz, çocuklarımız, geçmişimiz, geleceğimiz, bu bizim keşmekeşimiz!
Orwell, nasıl da çağımızın karanlığını anlatabilmiş. Hem de yıllar, yıllar önceden. Hepimizin içinde bir deprem, bir savaş korkusu yok mudur? Ana karakterimiz Bowling de savaşı düşünür. Ama en çok da savaş sonrasında yaşanacakları. Yemek kuyruklarını, askerleri, gizli polisi ve zorbalığı! 


Hayır! Beni yanlış anlamayın. Kendimi narin bir çiçekmişim gibi, filan yutturmaya çalışmıyorum. Öyle olsanız sigorta işinde tutunamazsınız. Ben kaba biriyim, duyarsızım üstelik çevreme de uyum sağlıyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde bir şeyler komisyonla satıldığı ve hayatlar katıksız bir küstahlıkla, zarif duygulardan habersizce kazanıldığı sürece benim gibiler yolunu bulacaktır.


Peki bu adam sırça fanusundan nasıl çıkar? Ufacık bir an onu çocukluğuna, kasabasına götürüverir. Artık, istediği tek şey çocukluğunun kasabasına gidip, tıpkı çocukluğundaki gibi balık tutabilmektir. Peki bu koca dev, onun kasabasını yutmadan bırakmış mıdır? George Bowling karakterini duygusal, ince, topluma adapte olamamışlardan sanmayın. O her zaman yaşamanın bir yolunu bulanlardandır. 

Beni görür görmez ''haftada beş-on papel'' dersiniz. Ekonomik ve toplumsal olarak Ellesmere Sokağı'nın ortalamasıyım.


''Bu sokakların yakın ve uzak banliyölerde nasıl mantar gibi bittiğini biliyorsunuzdur. Hep aynı. Uzun, upuzun sıralar halindeki yarı müstakil küçük evler -Ellesmere Sokağı'nda numaralar 212'ye kadar ulaşır ve bizimki 191'dir- belediye konutları kadar br örnek ve genellikle de onlardan çirkindir. Stükko cepheler, katran ruhuyla boyanmış bahçe kapıları, kurtbağrından çitler, yeşil ön kapılar. Laruel'lar, Myrtle'lar, Hawthorn'lar, Mon Abri, Mon Repo'lar, Belle Vue. Belki elli evden birinde, kendini bir düşkünler yurdunda bulması muhtemel bir antisosyal çıkar da ön kapısını yeşil yerine maviye boyar.''



Gece Saçlı Kız




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder