28 Eylül 2016 Çarşamba

Sırça Fanus-Sylvia Plath/Üzerine

"Yer inanılmaz derecede sağlam gibiydi. Düşmüş olduğumu ve daha fazla düşemeyeceğimi bilmek rahatlatıcıydı."

Sylvia Plath'ın Sırça Fanus'u her zaman okumak istediğim kitaplardandı.Ancak bu yaşıma kadar okumayı hep erteledim,bile bile bekledim.Belki kendi sırça fanusum yeterli oluyordu.Belki de bir de Sylvia'nın fanusunun üzerime kapanıvermesinden çekindim.

Yaşım 24!

Merhaba Sylvia!


" Ve biliyordum ki bir erkeğin evlenmeden önce bir kadına verdiği tüm güllere, öpücüklere ve restoranlarda yedirdiği akşam yemeklerine karşın, gizliden gizliye istediği tek şey, evlilik işlemleri biter bitmez kadının Bayan Willard’ın mutfak paspası gibi ayaklarının altına serilmesiydi" 

Bu kitap,genç bir kadının hayatta kalma mücadelesini anlatmıyor.Tam tersine dünyadan kopuşunu ve neden geri dönmek istemeyişini anlatıyor.

 " Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kahvesinde ya da Bangkok’da- hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım."

Okuyan her insanın kendisinden bir parça bulacağına inandığım nadir kitaplardan birisi.Aslında hep böyle söylerler.Ancak ben okuduğum bir çok kitapta kendime benzer bir şeyler bulmakta zorlanırım hep.Ancak Sırça Fanus farklı.O düşme hissini hissedebiliyorsunuz ta en derinlerde.Bilmem,belki de hepimizin tepesine inmiş birer sırça fanus olduğundandır belki.

 " Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş. Her şeyi anımsıyordum."

...

"Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz, öteki temiz olmayan iki tane yaşantısı olabileceği düşüncesi çileden çıkarıyordu beni."

...

"Constantin’le evli olmanın nasıl bir şey olacağını kafamda canlandırmaya çalıştım.

Sanırım sabah yedide kalkıp ona jambonlu yumurta, kızarmış ekmek ve kahve hazırlayacak, o işe gittikten sonra da üstümde gecelik, başımda bigudilerle sallana sallana kirli tabakları yıkayıp yatağı düzeltecek ve o dışarıda hareketli, büyüleyici bir gün geçirdikten sonra eve döndüğünde esaslı bir akşam yemeği bekleyecek, ben de geceyi daha da fazla kirli tabak yıkayarak geçirecek ve sonunda bitkin düşüp yatacaktım."

Biliyorum,bu kitaba layık bir inceleme olmanın yakınından bile geçemedi bu yazı.Son söz olarak ne yazsam diye düşündüm beceriksizliğim tuttu,oksijenim azaldı,içim sıkıldı.Yazacak bir şey bulamadım.En iyisi sözü Sylvia'ya bırakmak gibi geldi.


 "Kendimi koşu yolu olmayan bir dünyada yaşayan bir yarış atı gibi hissediyordum. Ya da üniversitede futbol şampiyonuyken birden kendini Wall Street’te bir takım elbisenin karşısında buluveren ve parlak günleri, bir mezarcının üzerine kazılmış bir tarih gibi şöminesinin üzerindeki altın kupada kalan biri gibi.

Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum.

Her daim ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın âşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı.

Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü "karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarınım dibine düşüyorlardı."


Gece Saçlı Kız

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder