27 Temmuz 2018 Cuma

Körlük/ Jose Saramago Üzerine




'' Genç kızın odasında, komodinin üzerinde, içinde kurumuş çiçekler bulunan cam bir vazo vardı, su buharlaşıp uçmuştu, kör eller oraya yöneldi, parmaklar çiçeklerin kurumuş taçyapraklarına dokundu, terk edildiğinde yaşam ne kadar kırılgan."


Körlük, uzun zamandır okumak istediğim kitapların arasındaydı. Basılı halini değil de e-kitap halini okumak istedim. Ve kitabı araştırırken fark ettim ki filmini de yıllar öncesinde izlemişim. Ancak neden bilmem, aklımda hiç bir şey kalmamış. Çok film izlemenin yararları diyelim geçelim! Kitapla film ne kadar bağlantılı yahut hangi konular paralel gidiyor hiç bir fikrim yok. Zamanım ve haleti ruhiyem izin verdiğinde filmi tekrar izlemek isterim. 




" ben bir kraliçe değilim, hayır, gözleri dehşeti görsün diye dünyaya gelmiş bir kadınım yalnızca, siz o dehşeti duyumsuyorsunuz, bana gelince, hem duyumsuyor hem de gözlerimle görüyorum "

Felaket senaryoları ile dolu olan kitapları okumaktan zevk alırım. Hatta kendime özgü olduğunu düşündüğüm bazı felaket senaryolarım bile vardır. Ancak körlük, sanıyorum benim en kötü felaketimde bile olmayacak derecede bir felaket.
Arabanızda oturup kırmızı ışığın sönmesini, o yuvarlak göstergenin içinde yeşil ışığın belirmesini bekliyorsunuz. İşiniz, maaşınız, karınız, çocuğunuz yada evdeki köpeğiniz, kendinize has hayat sıkıntılarınız, mücadeleleriniz. Bir beyaz denizde yüzmeye başlıyorsunuz sonra. İşte, körlük böyle bir şey. Beyaz süt denizi içinde, aydınlıklar içinde kör olmak.

Artık her şey değişecek. Ne demek değişecek, değişti bile. Yeni bir hayat sizi bekliyor. Belki de bir felaket, kapınızın eşiğinden atlayıp hayatınıza girdi bile. 
Kitap, aslında düşündükçe aklımıza gelebilecek felaketlerle devam ediyor. Ve en acısı da böyle bir kriz anında, bunların dünyanın her köşesinde yaşanacağına adınız gibi emin olmanız.
Hükümet yetkilileri hemen işe el atar ve olaylar asıl o zaman başlar. Herkes apar topar evlerinden alınır, eskiden akıl hastanesi olarak kullanılan bir yere götürülür. Askerler, herkese yetecek kadar yiyecek ve ilaç desteğini sağlayacaktır. Yapmanız gereken beklemek ve kurallara uymak. Kurallar mı? Asıl felaketi söylemedim sanırım, bu körlük bulaşıcı!
Bu yüzden ne askerler ne de hiç bir hükümet yetkilisi yanınıza yaklaşmayacak, hatta doktor desteği bile sağlanmayacak.

Hikayemizdeki ilk kör olan adam ve eşi panikle göz doktoruna giderler. Akşamında ise hem göz doktoru, hem de o sırada muayenehanede bulunan herkes kör olacaktır! Doktor bunu fark edip hükümet yetkilieri ile görüşür, onu almaya gelirler. Deliler evine gidecek olan ilk şanslı doktor ve eşinden başkası değildir. Doktorun karısı mı? Bütün bunları görecek, her saniyesini beynine kazıyacak kadar gözleri görüyordur hala! Kocasını yalnız bırakmamak adına, gözlerinin görmediğini söyler sadece!

Neden bilmem, kitabı okurken insanda bu felaket dünyasında bile gözleri görmeyen insanların acımasız, kötü yürekli olmayacağını düşündüm. Bazı yerleri okurken öyle üzüldüm, öyle sinirlendim ki. Kitabı elimden bırakmak istedi bir yanım, kafamdan okuduklarımı silip atmak. Ama içimdeki en vahşi insan yanım tam tersine, okumak, görmek, şahit olmak istedi.
İnsan ruhunu öyle güzel, tüm gerçekleriyle anlatmış ki yazar. Ne olur bunlar yaşanmasın derken buldum kendimi bazı sayfalarda. İçimdeki o en insan yanım cevap verdi yine. Dünya kurulduğundan beri, biz hep en zalimdik! 

Zamanla komuta bir koğuşun eline geçer. Ellerinde silah olduğundan, karşı koymak isteyenleri de püskürtürler. İlk istekleri değerli malların kendilerine getirilmesi oldu. Yemek dağıtımı buna göre yapılacaktı. Herkes kör olduğu halde, güç yine bir grubun eline toplandı. Ve içlerindeki gerçek insanlık ortaya çıktı! Karınları doydu, iktidarları güçlendi. Peki sonraki istekleri ne olacaktı? Kadın! 

Tüm bu satırları okumak benim için oldukça zordu. İp ucu vermek istemem ancak, alınacak intikama da şahit olmanız gerekli! Eğer, hayatın tüm gerçekleri kadar acı o satırlara dayanabildiyseniz, intikamın alınışını da izlemeniz lazım. Bırakın şimdi intikam da neymiş, nefret insana yüktür zırvalıklarını. Körlük dünyasında, intikam da var acı da en rezil duygular da. Peki tüm bunlar bizim dünyamızda yok mu ?

 " Hepimizin üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencillik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir evet ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona hiçbir şey olmaz."

Körlük kitabı, başlarda tek mekanda geçse de kitabın ortalarına geldikten sonra mekanlar artıyor. Kendinizi sokaklarda dolaşırken buluveriyorsunuz.


'' Onlar için yürümek ve durduğu yerde durmak aynı kapıya çıkıyor, yiyecek peşinde koşmaktan başka hedefleri yok, hiçbir yerde müzik çalmıyor, dünyada şimdiye kadar bu kadar büyük bir sessizlik yaşanmamıştır, sinemalarla tiyatrolar evsiz barksızlara ve kendilerine bir ev aramaktan bıkmış olanlara hizmet ediyor, bazı gösteri salonları, en büyük olanlar, önceleri, hükümetin ya da hükümetten geriye ne kaldıysa onun, geçmişte sarı humma ya da veba gibi salgınlar sırasında uygulanmış ve çok etkili olduklarını kanıtlamış yöntem ve önlemlerin beyaz körlüğe karşı da etkili olacağını düşündüğü dönemde, insanları karantinaya almak için kullanılmıştı, ama artık her şey bitti, bitmesi için deliler evindeki gibi bir yangın bile gerekmedi. Müzelere gelince, tam yürekler acısı, insanın içi parçalanıyor, bütün o insanlara, yanlış anlamadınız insanlar dedim, o resimlere, o heykellere bakan tek bir göz yok artık. Kentteki körler bundan böyle ne bekliyor, bunu kimse bilmiyor, iyileşeceklerine inansalar iyileşmeyi beklerlerdi, ne var ki resmi ağızların kimsenin kör olmaktan kaçamadığını, bir mikroskoba bakabilecek tek bir sağlıklı gözün kalmadığını, laboratuvarların terk edildiğini ve yaşamak istiyorlarsa bakterilerin bundan böyle birbirlerini yemekten başka çareleri kalmadığını açıkladığından bu yana iyileşme umudunu bütünüyle yitirdiler. Başlangıçta birçok kör, gözleri henüz gören ve aile bağı kavramını yitirmemiş olan büyüklerinin eşliğinde hastanelere koşmuştu, ne var ki orada bula bula kör doktorlar buldular, bunlar hastaların görmedikleri nabızlarını tutuyor, sırtını ve göğsünü dinliyorlardı, işitme duyularını henüz yitirmedikleri için ellerinden yalnızca bu geliyordu. Daha sonra, açlığın pençesine düşen
hastalardan hâlâ yürüyebilenler hastanelerden kaçmaya, kimse onlarla ilgilenmediği için de sokaklarda ölmeye başladılar, aileleri, hâlâ bir aileleri varsa, Tanrı bilir nerelerdeydi, bu böyle sürüp gitti, sonunda, ölen insanların gömülebilmesi için, birilerinin yürürken onlara rastlantıyla takılması yeterli olmamaya başladı, gömülebilmek için bulundukları yerde kokmaya başlamaları gerekiyordu, ayakaltı bir yerde ölmüş olmak koşuluyla tabii. Ortalıkta bu kadar çok köpeğin dolaşması şaşırtıcı değil, bazıları daha şimdiden sırtlanı andırıyor, omurgalarının boğumlarında tüyleri dökülmüş, henüz dokunulmamış cesetlerin ve parçalanmış cesetlerin canlanarak, savunmasız ölüleri parçalamış olmalarının hesabını sorup onları cezalandırmalarından korkuyormuş gibi sağda solda koşuşuyorlar. ''

Körlük kitabında bir diğer ilginç nokta da karakterlerimizin her hangi bir ismi olmaması. Evet, kör olmadan önce hepsinin birer ismi vardı. Ancak kör olduktan sonra, bir isimleri olmasının önemi olmadığı kanısına vardılar.

" Güdü adını verdiğimiz şeyin dışında, bilindiği gibi, köpeklerin yön bulmak için başka yetileri de vardır, miyop oldukları için görme duyularına pek güvenmezler, buna karşın burunları gözlerinden bir hayli ileride olduğundan, varmak istedikleri noktaya her zaman varırlar, içinde bulunduğumuz durumdaysa gözyaşı yalayan köpek, bacağını kaldırarak rüzgârın estiği dört anayöne sırasıyla çevirdi, böylelikle günün birinde yolunu şaşıracak olursa, rüzgâr onu dosdoğru eve getirecek"



Ha, doktorun muayenehanesindeki tüm körlerin aynı koğuşa denk geldiğini size söylemeyi unutuvermişim!!

Bu oldukça akıcı, aynı zamanda iç sancıtan kitabı okumak için daha fazla beklemeyin bence!



 '' Ama dünya öyle kurulmuştu ki, gerçeğin ortaya çıkması için çoğu kez önce yalanlarla maskelenmesi gerekiyordu. ''



Gece Saçlı Kız

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder