13 Nisan 2018 Cuma

Leyla'nın Evi/ Zülfü Livaneli Üzerine





Şairlerin dediği gibi, ''Paris güzel bir salon, Londra güzel bir park, Berlin güzel bir kışla ama İstanbul  güzel bir şehir''di.




Yine, yeniden bir Livaneli kitabı ile karşınızdayız efendim. Bu kış, Türkiye'den gelirken bir sürü Livaneli kitabı getirdim. Ne yazık ki Livaneli kitapları çok akıcı! Evet, yanlış yazmadım, ne yazık ki çok çabuk bitiyorlar. Ben yalnızca geceleri okuyarak iki gecede bitirdim. Her ne kadar kendimi yavaşlatmaya çalışsam da başarılı olamadım. Aktı gitti!


Efendim, siz de kitapları arka kapağına bakmadan alanlardan mısınız? Ben bazen böyle yapıyorum. Leyla'nın evi kitabında da böyle oldu. İnternetten sipariş edeceğim kitapların arasına ekleyiverdim. Hiç konusuna bakmadan! Ne çılgınlık! İşte, benim ufak çılgınlıklarım da bunlar! Ne deli dolu bir hayat! Aman Allah'ım!
Kitabı okuduktan sonra arka kapağa da bir göz atmazsam ayıp olur artık dedim.

" Kimi Balkanlar'dan, kimi Kafkasya'dan, kimi Orta Asya'dan, Kimi Ortadoğu'dan, Hicaz'dan, Yemen'den, Kudüs'ten, Rusya'dan, Gürcistan'dan, Bosna'dan, Bulgaristan'dan kaçıp gelmiş. Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkelerde evlerini, barklarını, bahçelerini, tarlalarını, hatta arkalarından acı acı ağlayan kedi ve köpeklerini bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleşmişler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuş insanlara verilmiş. Yabancı evlere yerleşip tanımadıkları tarlaları sürmeye başlamışlar.

Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi. ''


''Leyla'nın Evi, bir yanıyla da ''ev'' üstüne bir roman.'' İşte tam olarak böyle diyor. Eh, tam da bu saksı çiçeğinin köklenmeye başladığı sırada, bu kitap çok iyi geldi bana. Leyla'nın neslinden olmasam da, kendimi onun kadar kapalı, onun kadar soğuk hissettim yer yer. Leyla, bir garip konak çiçeği. Boğazın nemiyle köklenmiş, güneşiyle büyümüş Leyla. Geçmişin hayaletleriyle yaşayan, belki onlar olmasa aklını kaçıracak olan Leyla.

Kitabı okurken, o derin yalnızlığı, Leyla'nın, yeni Cumhuriyet döneminde yaşadığı o dışlanmışlığı en derinlerde hissediyorsunuz. Bir yandan komşuluk ilişkilerini sorgularken, bir yandan ne zaman böyle oldu, bu kırılmayı ne zaman yaşadık diye sorgulamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Çevresine yarardan ve o naif zarifliğinden başka etkisi olmayan, yaşlı bir kadının evini adeta hırsızmışçasına soyan ''komşular''dan hem nefret ediyor, hem de bilmediğimiz bir şey olmadığı halde şaşırıyor, hop oturup hop kalıyorsunuz!
Yaş ilerledikçe, insan ilişkilerinden çekilmeye başladığımı fark ettim. Gün içinde selam verdiğim insanların hayatlarını daha çok düşünür oldum. Mesela şu karşı komşunun akşam yemeği menüsü nedir? Şu doktora gelen hastalardan biri olan, ak saçlı teyze ne çok da tanıdık geliyor. Oyun parkına çocuklarını getirip telefonlarına gömülen anneler, gerçekten çocuk yetiştirme gücüne sahip mi? Komşular, tanıdıklar, tanımadıklar...Kafamın içinde cirit atıyor. İçimdeki kediler buna sinir oluyor ama şimdilik ses çıkartmıyorlar. 

'' Uykuya dalmadan önce, yalının bahçesinde fokur fokur kaynayan çamaşır kazanlarından yükselen mis gibi kokular geldi burnuna. Bahçenin ucuna dört kazan kurulmuş, altlarında harlı ateşler yanıyor, çamaşırcılar kaynar sulardaki çamaşırları ellerindeki sopalarla karıştırıyorlar. Buhar gökyüzüne yükseliyor. Daha sonra çivit atılmış suda durulanacak, güneşte kurutulacak bu çamaşırlar, kömür ütüsü ile ütülenecek ve Boğazi'çinin serpintili rüzgarlarının kokusunu taşıyarak dolaplara yerleştirilecek. Zamanla dolaptaki lavanta ve yalının kendine özgü kokusu sinecek bunlara; insan kokladığında aynen Leyla'nın yıllardır yaptığı gibi Boğaziçi'ni içine çekiyormuş duygusuna kapılacak. ''

Gelelim beni en çok etkileyen ikinci konuya. Leyla'nın evini elinden alan zengin ailenin babası Ali Yekta Bey'e. Gerçekten bazı insanlarda vardır bu. Hizmet etmekten zevk almak, kendisini efendisine hizmet etmeden var edememek duygusu. Çok ilginç, en çok da efendilerin kendileri olmadan yaşayamayacağını,düzenlerinin bozulacağını sanırlar...Oysa efendilere hizmetkerdan çok ne vardır ki? Ben bu tuhaf duyguya en çok fabrika işçilerinde denk geldim. Tabii iki nesil öncesinin fabrika işçileriydi benim tanıdıklarım. İşverenleri de onların bir nevi efendisiydi. İşverenler onların hem velinimeti hem de hizmet etmeleri gereken insanlardı. Eğer onlar çalışmazsa kim çalışırdı? Hem işveren de hepsini pek güzel doyururdu! 

Leyla'nın evi insanı oldukça düşündüren bir kitap. Özellikle kitabı bitirdikten hemen sonra bir yazı yazmak istemedim. Biraz özümsemek, bolca da düşünmek istedim. Ah, çağrışımlarla oradan oraya sürüklendim durdum. Sonunda artık yazmam gerektiğine, günlerdir kitabı düşündüğüme karar verdim. Leyla'nın evi İstanbul'u özleyen yüreğime ilaç gibi geldi. Ve tabii yepyeni yaralar açtı...

Gece Saçlı Kız

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder