25 Mayıs 2018 Cuma

Nar Ağacı/ Nazan Bekiroğlu Üzerine


Nazan Bekiroğlu'ndan Mücella'yı okuduğum zaman, aklıma ilk koyduğum şey Nar Ağacı'nı da okumak olmuştu. Bir dönem çok popüler olan bu kitap sık sık karşıma çıkıyordu zaten. Geçtiğimiz kış Türkiye'ye geldiğimde, aldığım kitapların içinde Nar Ağacı da vardı. Kitabı bitireli henüz bir hafta ancak oluyor. Özellikle biraz beklemek istedim. Zaman geçince, sanki başka bir gözle bakabiliyorum bende bıraktığı duygulara.



'' İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhacirlik, tehcir, mücadele, kader... ''

Nazan Bekiroğlu, Nar Ağacı ile okuyucuyu sürgünlerin, aşkın, yolculukların, özlemin ve kadere imanın tam olduğu coğrafyalara götürüyor. 

Kitap oldukça kalın. Oysa ki ben biraz daha kalın olmasını isterdim. Mücella'da olduğu gibi burada da yazar kendi dini görüşlerine bol bol yer vermiş. Bu yer yer sıkıcı, hatta sinir bozucu oluyor. Keşke daha uzun olsaymış diyorum çünkü betimlemeler ile geçen kitapta, bir çok kişinin hayat hikayesine tanık oluyoruz. Hatta bu kişilerin karakterlerini o kadar iyi anlamaya başlıyoruz ki her birinde kendimizden yahut tanıdıklarımızdan parçalar buluyoruz. Ancak hep bahsedilen ve o büyük arayış yolculuğuna çıkılan aşka bir türlü şahit olamıyoruz. O hep bahsedilen, iki ayrı ırmağın birbirine karışması okuyucuda büyük bir beklenti uyandırıyor. Ancak, finalde ne yazık ki beklenti karşılanmıyor. Yavan, soğuk bir kaşılaşma. Betimlemeler de kurtarmıyor. Yılların, yolların, aşkın yorgunu iki yürek öylesine birbirine tutunuyor gibi. Sanki yalnızca mış gibi... Ve sonrasında hemen sona gelmemiz, yani evet buluştular ve bitti. Ben, sonrasında nasıl bir hayat yaşadıklarını, birlikte olan hayatlarını nasıl kurduklarını da okumak isterdim. Belki de arka kapaktaki ve tanıtımlardaki cümleler hatalı. Biz Settarhan ve Zehra'nın hikayesinden çok, ikisinin farklı geçmişlerini, aynı yıllarda farklı coğrafyalarda yaşananları görüyoruz. İkisinin de geçmişine açılan bu pencerelerde, hayatlarına giren insanlar ile karşılaşıyoruz.

Yazarın dedesinin izinden çıktığı yolculuk da tatmin edici bir sonuca bağlanmadan sonlanıyor. Ailesinden birilerini bulma, iletişim kurma umudu da havada kalan konular arasında. Belki de önemli olan yolculuktur. Belki de önemli olan bulma umududur. Belki de yazar, yola dedesinin geçmişini değil kendisini bulmaya yola çıkmıştır, kim bilir!
Bazı okurlar tarafından gereksiz olduğu gibi eleştirilere maruz kalsa da, ben yazarın fotoğrafların içine yaptığı yolculukları çok sevdim. Bu duyguyu siyah beyaz fotoğraflara bakmayanlar bilemez. Bence kitaba tadını tuzunu veren şeylerden biriydi bunlar.

İlk elli sayfada, biraz sabredip şans verirseniz, kitabın içine girebiliyorsunuz. Dilin yer yer ağırlaştığı, anlatımın da yavaşladığı doğru. Ancak dediğim gibi eğer içine girmeyi başarabilirseniz, sizi uzun bir yolculuk bekliyor. Bu yüzden de Nar Ağacı, her kitlenin kolayca okuyacağı bir kitap değil benim gözümde. Her ne kadar sonlara doğru bahsettiğim konular havada kalsa da içine girdikten sonra o yılları ve o coğrafyaları düşünürken buluyorsunuz kendinizi sık sık. Hele ki İsmail'in savaş sırasında hastanede yazdıklarına gelince, bir burukluk kaplıyor insanın içini. Aynı duygu, Zehra ve büyükhanımın muhacirliğe çıkışının anlatımında da yaşanıyor. Sanki boğazıma bir şeyler düğümleniyor, onlar üşüdükçe ben de üşüyorum. Onların boğazından geçen her bir acı lokma benim de boğazımda şimdi. 

Fotoğrafların içine daldıkça, yazarla birlikte sokak aralarında geziyor, çölün tozunu onunla beraber yutuyorsunuz. 

Gece Saçlı Kız


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder