9 Mart 2018 Cuma

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat/Stefan Zweig Üzerine




'' Zor olan sadece söze nereden başlayacağını bilmek. İki gündür kendimi çok açık ve dürüst olmaya hazırladım, bunu başaracağımı umuyorum. Size, bir yabancıya, bütün her şeyi anlatacak olmama şimdilik belki bir anlam veremeyeceksiniz, ama başımdan geçen bir olayı düşünmeden geçirdiğim tek bir gün, tek bir saat bile yok, yaşlı bir kadın olarak bana inanın, katlanılmaz bir şey bu; insanın yaşadığı müddetçe hayatındaki tek bir olaya, tek bir güne kitlenip kalması. Çünkü size anlatmak istediğim her şey, altmış yedi yıllık hayatımın sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimini kapsıyor; aklımı oynatmak pahasına,kendime defalarca telkinde bulundum,insan bir kez olsun,bir an olsun aptalca davransa ne olur sanki diye.''



Bir kez de gevezelik etmeden kitap yazısına başlamak istedim. Ancak,buraya kadar tutabildim kendimi. Hava gittikçe daha geç kararmaya başlıyor artık. Yaz aylarında,güneş battıktan sonra hava müthiş bir gece mavisine döner. O gri mavi renk bütün gökyüzünü kaplar. İşte ben,bu memlekette en çok o gece mavisi anları severim. Son kuşlar umutla öter,yaklaşan fırtınanın tadını dilinizin ucunda hissedersiniz. Rüzgar şiddetlenir ve ilk yağmur damlaları düşmeye başlar. Toprak sanki yıllardır susuz kalmışçasına bu suya yumulur. O muhteşem toprak kokusu,gece mavisi gökle birleşir...Dolunay bir köşeden yüzünü gösterdiğinde,bu kısacık an da bitiverir...
Hava ne kadar geç kararırsa,biz o büyülü anlara daha çok yaklaştık demektir...Bu yüzden havayı kollamam,bu yüzden saatlere bakıp bakıp kendimce hesaplar yapmaya çalışmam.


Bir kadın,yirmi dört saatte neler yaşayabilir ki? Aşk,tutku,öfke ve umutsuzluk. Sonunda yine hayal kırıklığının o bildik kolları. Bir bağımlıyı,sadece sevginizin şefkatı ile tedavi edebilir misiniz? Onu kurtarabilir misiniz? Peki hiç tanımadığınız bir insanı neden kurtarmak isteyesiniz ki? Bunun için iyi bir gözlem gücüne sahip olmak yeterli midir? Bir insanı, gözlemleyerek tanıyabilir misiniz? Onun sizden hiç haberi yoksa, belki. Peki,bir bağımlı hangi duygusunu ne kadar dışarı sızdırır ki?

Ben insanlardan hep en iyi yaptıkları işi anlatmalarını isterim. Bu onun mesleği de olabilir hobisi de,fark etmez. Öncelikle en iyi yaptığı işi belirlerim. Ve sözlerinin arasından cımbızla çeker alırım o özelliğini. Cümleleri döndürüp,dolaştırıp o noktaya getiririm. Ortamı öyle bir hazırlarım ki anlatmak için can atar. Söz konusu olan kendisi ve en iyi yaptığı iştir sonuçta. Ballandıra ballandıra anlatmaya başlar. Heyecanla,tüm mimiklerini kullanarak. Ben de sırtımı yaslar,dinlemeye başlarım. Böylece karşımdaki insanı tanıma fırsatım olur. Onun ideallerini,yalanlarını,gerçeklerini,hırslarını kısacası insani olan her şeyini yakalarım o anlarda. Kendisini överken gözlerine bakarım. Elleri havada dolaşır,gözleri kısılır. Vücudu kendine güvenen bir hal alır. Ben,insanları en iyi yaptıkları işi anlatırken tanırım...

Zweig da bu kitapta mühtiş bir gözlem gücünden yararlanmış. Belki de benim bu taktiğimle biraz bağlantılı yanları da vardır. Sonuçta,en iyi yaptığı işi anlatan insan da bir bağımlıdır, kumarbaz da bir bağımlıdır. Aslında, daha farklı bir hikaye beklediğimi itiraf etmeliyim. Bunda belki de Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu daha önceden okumuş olmamın etkisi de vardır. Daha fazla tutkulu,aşk dolu bir kitaptı beklediğim. Açıkçası,okuduktan sonra da kafamda pek bir şey şekillenmedi. Üzerinden bir aya yakın bir zaman geçmiş durumda. Ve ben şimdi, bugün kitabı sevdiğimi ve özümsediğimi hatta yazarla bazı benzer noktalardan baktığımızı görüyorum. Kitaplar,ne büyülü şeyler değil mi...Hiç alakası olmayan bir anda bir cümle gelir aklınıza. Ve o kitabı tekrar okumak isteğiyle yanıp tutuşursunuz...

'' Aç gözlüyü elini pençe gibi kullanmasından,her vurup harman savuranı her şeye boş veren elinden, tedbiri elden bırakmayanı sakin,şüpheci titreyen eklemlerinden tanırsın; parayı ister buruştursun, isterse sinirli sinirli parçalara ayırsın, isterse de devir sırasında tükenmiş halde yorgun avcuyla masaya koysun, yüz farklı karakter parayı tutarkenki halinden kendini şimşek gibi belli eder.''


Peki hiç tanımadığımız birisine neden acırız? Neden onu kurtarabileceğimiz düşüncesi bir an olsun aklımızdan geçer? Bunlar, insani duygularımızın bir parçası. Birinin göz göre göre kendini mahvedeceğini görmek ve elimizde imkan varken ona yardımcı olabileceğimizi bilmek içimizi kaşındırır. Belki bu en alt katmanlarımızda yatan o üstünlük duygusundan da gelir,en üst katmanlardaki şefkat duygusundan da. Ben,kanaya kanaya insanların kanını durduramayacağımı öğrendim. Oysa,onlara bulaşana kadar hiç kanayan yerim yoktu. Onların kanını durduracağım diye hep kendimi kanatmışım meğer. Bazı insanlar böyledir işte. Bataklıkta yaşamak onlara haz verir. Bazen de bok çukurunda olmak. Bu da bir bağımlılık aslında. Paraya,hırsa,kötü yaşama,bok çukuruna bağımlılık. Bu dünyada, hiç birimiz temiz kalamadık. Burası bir bok çukuru. Ve mutlaka üzerimize çirkef suları değecek, bok parçaları paçalarımıza sürünecek. Bunu en az hasarla atlatmak mümkün mü? İnsan ne zaman kendi boklarında boğulsunlar demeyi öğrenir? Öğretirler mi ? İçi el verir mi?


'' Zira bir taş uçuruma düşerken nasıl ki dibi bulmadan durmazsa,o da kendini banka öyle bırakmıştı: Ben hiç, bedensel jestlerle anlatılan yorgunluk ve çaresizliğe dair benzer bir ifade görmemiştim. ''

...


'' O boğuk sesin içime nasıl işlediğini tahmin edemezsiniz; ama şunu hayal edebilirsiniz: Burnunuzun dibinde genç, aklı başında, canlı, nefes alan bir insan duruyor ve bütün gücünüzü toplamadığınız takdirde, düşünen, konuşan, nefes alan bu genç insanın iki saat içinde cesede dönüşeceğini biliyorsunuz. ''



Gece Saçlı Kız

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder