19 Şubat 2018 Pazartesi

Bir Fotoğraf,Bir Hikaye





Ne zaman karar verdim bu yazıyı yazmaya? O fotoğrafı ilk gördüğüm gün belki. İçimi öfke,içimi hınç kaplaması gerekmez miydi? Neydi omuzlarımdaki bu yükün nedeni? Bilmem,belki benim hiç sahip olamadığım ama hakkım olan şeye başkalarının sahip olmasıydı. Hem de bu kadar farkında olmadan sahip olduklarının. Bu kadar umarsızca,bu kadar açıkça. Bu,öylesine bir fotoğraf karesiydi işte sosyal medyaya koyulan. Peki bu üzerinden yıllar geçmiş,unutulmuş olması gereken fotoğraf dün gece neden uykularımı kaçırdı? Elimde başka bir fotoğraf var şimdi. Biliyorum,yılların yükü onun da üzerinde,dün eski fotoğraflara bakarken geçti elime. Oysa onun orada olmaması gerekiyordu. Gözden uzak bir yere saklamış olmalıydım onu. Ama olmadı,hayat onu yine tüm gerçekliğiyle çıkardı karşıma. Bir şamar indirdi ki sol yanağıma,içimde bir şeyler kabardı,susamadım. Boğazım,sanki sabun tozuyla dolu. Nefeslerim düzensiz ve hırıltılı. Bu,Hüsamettin ve Şükriye'nin hikayesi. Eksikleri çok belki,ne fark eder neyimiz tam ki? Bazı yerlerde,içimdeki o saçı iki yandan örülü kız çocuğu eline geçirmiş olabilir kalemi. Ne de olsa,bu onun da hayatına değen bir hikayeydi.



Bütün olanların sebebi Elmas mıydı? Yıllar önce,İstanbul sevdası ile yanıp tutşan Elmas yüzünden miydi tüm yaşananlar? Şükriye,Elmas'a yoldaşlık etmeseydi içimdeki çocuk bu kadar hırçın olmaz mıydı? Annem doğmaz mıydı?
Elmas,Kastamonu'dan İstanbul'a gelirken yanında babaannemi de getirir. Yersiz,yurtsuz ailesiz kalıverir Şükriye İstanbul ellerinde. Bir vali sahiplenir,evine alır onu. Kendi çocuklarından ayırt etmez ya,Şükriye büyür. Şükriye güzelleşir. Evin kadınları çekemez olurlar bu sahipsiz kızcağızı,acele ile evlendirirler Şükriye ile Hüsamettin'i. Daha ilk günlerden mi başlamıştır dayak,bilinmez. Öyle ya,ayıptır erkeğine baş kaldırmak. Şükriye de öyle yapar,susar. İçkisi,dayağı eksik olmaz. Yurdanur doğar ilkin. Sırasıyla,Haluk,Halim,Muzaffer,Hasan. Sefalet içinde bir hayat,Çıksalon'da bir gecekondu. Çocuklar bahçede oynar,anne kasaptan atılacak kemikleri toplar. Her gün kemik suyuna papara. Belki bu yüzden doktor yüzü görmedim diye anlatacaktır annem,övünerek yıllar sonra. Mahalle kültürünün henüz yok olmadığı yıllar. Öyle ki Ermeni komşu ile kilisedeki ayazmaya gidilen,paskalyalarda birlikte yumurta boyanan zamanlar. Bütün mahalle gidilen piknikte Hasan boğulur. Henüz çocukken tanışır ölümle annem. Hasanın gözleri bir beyaz çizgi,Hasan ses vermez. Buzlu çekmecede Hasan'ın artık soğuyan bedeni. Yurdanur,o kadar çok ağladı ki,gözyaşları tükendi.

Günlerden bir gün,gecekondu evi radyo ile tanıştı. Baba,eve radyo getirmişti. Zeki Müren çıkmıştı radyoya,bu evin ilk yabancı sesiydi. Heyecanla el çırptı evin kızı. Zeki Müren sanki evlerinde gibiydi. Bir tokat yedi ki babasından,bir daha hiç bir şarkıya el çırpamadı. Oğlan çocuklar babaya mı çeker? Peki babalar,onlar da kendi babalarına mı çeker? Bu çemberin içinde,kim düzgün çıkar? Baba,yalnızca karısıyla kızını döver. Erkek kardeş,yalnızca kız kardeşini ve sonralarda karısını.  Orta okul ikide terk eder okulu,bir öğretmen tutar kesiverir örgüsünden. İçindeki çocuk küser,uğramaz bir daha okulun kapısından. Bunu yapan bir kadındır oysa,hem de öğretmen bir kadın. Bir tarafta sessiz,boyun eğen Şükriye. Diğer tarafta,öğrencisine söz geçirip büyüklenen,gözünden bile korkulan öğretmen Kamile. 

O yoksullukta,kardeşler içer,baba döver,kardeş döver. Yetişir,büyür bir kardelen gibi Yurdanur. Onun hikayesi,başka bir yazının konusu. Anlatacak o kadar çok şey var ki,ellerim titriyor. Bu,başka birilerinin hikayesi. Bu yüzden,biriktiriyorum onun hikayesini içimde...

Hayatında bir çok kadın oldu Hüsamettin'in. İsimleri,yazsam bir liste olur gider. Ancak Şükriye hep bir tek onu sevdi. Bir gün,nüfus dairesinde öğrendi boşandığını. Yıkıldı,dondu kaldı! Ben orospu muydum diye sordu kızına. Oysa katlanmıştı kocasının her şeyine. Ses etmemiş,kızılcık şerbeti demişti kustuğu kanlara...Kızını döven oğluna bile ses etmemişti,ilahi bir medet ister gibi namaza durmuştu her defasında. Bir çeşit yok sayma,görmezden gelme belki...Şükriyeciğin neye gücü yeter ki?

Yıllar geçti,sanki bir kervanın yavaşlığıyla. Yıllar,sanki birer gün batımı yumuşaklığında. Yurdanur'un bir kızı oldu.Sevgili dedeciğim diye başlayıp ellerinizden öperim diye devam eden kartpostallar yazardım ilk okulda. Asla gönderilmeyeceğini bile bile. Her bayramda ve her yıl başında. Belki kanından olmadığımdan sevmedi dedem beni. Belki yollar uzaktı,gelemedi. Oysa,oğullarının çocuklarını hep sevdi. Ellerinden tutup parka götürdü belki. Belki uzun kış gecelerinde,sobanın yanında masallar anlattı onlara. Ben,öyle saf bir çocuktum ki anneanneme bile babaanne derdim. Tüm kuzenlerim ona babaanne derken,ben neden anneanne diyecektim? Bölük pörçük hatıralar kafamda. Belki de hayallerimdir hatıra sandıklarım. Çıksalondaki o ev,kocaman odalar,babaannemle balkonda oynadığımız oyunlar. Yumurtaları kırışım,köşedeki dondurmacı,bakkal. Eyüp'teki ev. Hatıralarım daha net. Yaşım altı belki. Annem babaannemi yıkıyor. Merdivenleri emeklercesine çıkıyorlar. Bu fotoğrafta gördüğüm kadın mıydı o kadın? Yıllar nasıl da çökmüş yüzünün çizgilerine. Bahçede oynarken,içeriden gelen çilek reçeli kokusu. Bir de un helvası,şöyle tereyağlı. Ne o çilek reçelinin tadını unuttum,ne un helvasını. Çocukluğum bir sisli uzak dünya sanki. Her pazar masanın etrafında toplanırdı tüm çocukları. Salonun eşiğinde durup,izlerde tüm evlatlarını. Nasıl da yalancıydı gülüşler,nasıl sahtekar. Henüz bitmişti hesaplar. Herkes deftere yazardı annesine aldığını. Kimisi çürük üzümle baktım anama derdi,kimisi küçük boy yoğurdun parasını deftere işlerdi...Beynimde bir fırtına kopuyor sanki. En yakın yaş aralığımız bile en az on yıl olmalı kuzenlerimle. Bir kaç ayda bir görürdüm onları,ben çocuktum onlarsa artık birer ergen...

Dalga dalga yükseliyor içimde bir şeyler. Yazarken,durup soluklanmam gerekiyor. Sanki,bir dağın zirvesine tırmanıyorum. Bundan sonrası ya uçurum,ya yokuş aşağı patlak frenle iniş...Hiç bir anım yok dedemle ilgili...Tek bir anım bile. Tek bir anım bile yok. Düşünüyorum,zorluyorum. Açılmaması gereken kapıları açıyorum...Bu adamı hatırlayamıyorum. Eski fotoğraflara bakıyorum,video kasetleri inceliyorum. Yer yarılmış,yerin dibine girmiş benim dedem. Ben oyuncaklarımla oynarken,o oğullarının çocuklarının tiyatro oyunlarına gidiyordu belki. Her pazar kahvaltısında,dedelerinin kucaklarındalardı. Sobadan alırken kızarmış ekmekleri,dedeleri onlar için yağ bal sürerdi. Bir tek gün...Bir tek gün bile yok hafızamda. Ben tam yirmi bir yaşındayken öldü Hüsamettin. Bir torunun dedesini tanıması için yeterli bir yaş...Ölürken,belki farkında bile değildi bir torunu daha olduğundan.

Bu nisanda tam yirmi altı yaşına gireceğim. Üzerinden yıllar geçmiş,ben neden bu yazıyı yazıyorum ki? Yıllar önce gördüğüm fotoğraf,dün gece gelip neden kafamı karıştırdı ki?  Bir düğün yahut özel bir davet olmalı. Kız torunuyla Hüsamettin dans ediyorlar. Nasıl tonton,nasıl güzel giyinmiş. Hem de nasıl modern... Torununun üzerindeki kıyafeti kızı giymiş olsaydı,o gecekondudan cenazesi çıkardı. Nasıl çağa ayak uydurmuş bir dede,torunu da nasıl mutlu. Kocaman bir gülümseme yüzünde. Oysa diğer torunun tek bir anısı dahi yok dede ile. Tek bir fotoğrafı...Eli,yüzü neye benzer bilmez. Kokusu nasıldır,tahmin edemez...Okula götürür müydü acaba torunlarını? Askerlik hatıralarını anlatır mıydı? Dün gece,nikah fotoğrafı geçti elime. Şükriye bir beyaz elbise giymiş,Hüsamettin takım elbise...Benim hatıralarımda yer almayan o dede,kuzenlerimde bambaşkadır belki de...Şimdi hepsi kendi hayatlarını kurdu,şimdi çoğu ana baba bile oldu. Onların da dedeleri gibi haberleri yok benden...Dilerim,bu yazıyı hiç bir zaman okumazlar. Dilerim,hatıralarındaki dedenin diğer yüzünü hiç görmezler...

Ben,canavarın odasına girdim. Kapıyı ardına kadar açtım,hiç bir karanlık köşe kalmadı. O kocaman oda,ufaldı. Korktuğum karanlık aydınlandı. Gergin tellerle örülü duvar yıkıldı,parçalandı. Ardımda bir enkaz kaldı...

Benim bir hikayem vardı,anlattım. Bitti.

Gece Saçlı Kız



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder